
Glossary of Cultural Terms
Term not found.
Atanmış Statü
Kişinin doğumuyla veya dış etkenlerle elde ettiği, kendi kontrolü dışında oluşan sosyal konumudur. Cinsiyet, yaş, aile kökeni, doğum yeri veya etnik kimlik gibi unsurlar bu statüyü belirler. Kişisel çaba veya yetenek, bu statünün oluşumunda etkili değildir. Örneğin, bir kişinin aile geçmişi veya doğduğu toplum onun atanmış statüsünü belirleyebilir ve hayatı boyunca değişmeyebilir. Kültürel bağlamda, bireyin toplum içindeki rolünü ve fırsatlarını önemli ölçüde etkiler.
Adaptasyon (Uyum)
Bireylerin veya grupların, yeni bir kültürel ortama ya da değişen koşullara uyum sağlama sürecidir. Bu süreçte davranışlar, alışkanlıklar ve iletişim biçimleri bulunduğu ortama göre şekillenir. Özellikle farklı kültürlerle etkileşimde başarılı olmanın önemli bir parçasıdır.
Akrabalık (Yakınlık)
Bireyler arasındaki evlilik yoluyla oluşan sosyal bağları (akrabalık) ifade eder. Örneğin bir kişi ile eşinin ailesi arasındaki bağ, "yakınlık" (affinity) olarak adlandırılır. Akrabalık kan bağı ile değil, evlilik bağı ile kurulmuştur. Bu ilişkiler, aile ve toplum içindeki statü ve sorumlulukları belirlemede önemli rol oynar. Kültürel bağlamda, akrabalık ilişkileri kadar sosyal norm ve yükümlülükleri de şekillendirir.
Amerika Yerlileri (Kızılderili)
Amerindian, Amerika kıtasında (Kuzey, Orta ve Güney Amerika) yaşayan yerli halklar için kullanılan bir terimdir. Bu terim, Kızılderililer veya Amerika Yerlileri olarak da bilinir. Amerika Yerlileri, kıtanın keşfinden çok önce yerleşmiş olan çeşitli etnik grupları ifade eder. Her biri kendine has diller, kültürler, inançlar ve sosyal yapılar geliştirmiştir.
Amerindian halkları, tarihsel olarak tarım, avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla geçimlerini sağladılar ve büyük medeniyetler kurdular. Öne çıkan bazı kültürel gruplar ve uygarlıklar arasında Aztekler, Maya ve İnka gibi büyük medeniyetler bulunur.
Ancak, 15. yüzyılda Avrupalı kaşiflerin Amerika'ya gelmesiyle birlikte, bu halklar büyük kültürel, sosyal ve demografik değişikliklere uğradılar. Kolonizasyon, yerli halkların topraklarını kaybetmelerine, kültürel erozyona ve nüfus kayıplarına yol açtı. Günümüzde de Amerika Yerlileri, Amerika kıtasının çeşitli yerlerinde önemli kültürel ve toplumsal varlıklardır.
Amerindian halklarının dilleri, gelenekleri ve yaşam biçimleri, farklı coğrafyalarda değişiklik gösterse de, bu halkların çoğu hala kendi kültürlerini ve kimliklerini sürdürmektedir.
Animizm
Animizm, doğada her varlığın ve olayın maddi varlığının ötesinde bir ruha sahip olduğunu kabul eden bir inanç sistemidir. Bu görüş, doğal olaylara, hayvanlara ve diğer nesnelere ruh atfedilmesi ve bu varlıklara bir dereceye kadar tapınma uygulamalarının bulunduğu bir din anlayışına dayanır. Felsefi açıdan, animizm, her nesnenin bir ruhi varlık tarafından yönetildiğini ve doğanın canlı ve cansız bütün unsurlarının ruhlar tarafından yönlendirildiğini öne sürer. Bu inanç sistemi, doğadaki her varlığın, insan ruhuna benzer ruhlar taşıdığı fikrine dayanır ve bu şekilde, doğada insana benzer başka ruhların da bulunduğunu kabul eden ilkel bir dini inanç biçimi olarak tanımlanır.
Antropoloji (İnsan Bilimi)
Antropoloji, insan kültürünün, biyolojisinin, evriminin ve toplumsal yapılarının bilimsel olarak incelenmesidir. Bu disiplin, insanların geçmişi ve bugünü hakkında derinlemesine bilgi edinmeyi amaçlar ve "insan olmanın" ne anlama geldiğini araştırır. Antropologlar, insan topluluklarının kültürel, biyolojik, dilsel ve evrimsel yönlerini inceleyerek, insan davranışlarını, sosyal yapıları ve kültürel normları anlamaya çalışırlar.
Antropoloji, genellikle dört ana dalda incelenir:
Fiziksel Antropoloji (Biyolojik Antropoloji)
Arkeoloji
Dil Antropolojisi
Kültürel Antropoloji (Etnoloji)
Antropolojinin bu dört dalı, insanları çeşitli açılardan anlamaya yönelik derinlemesine bir yaklaşım sunar. Bu disiplin, insanları biyolojik, kültürel, dilsel ve tarihsel bağlamda ele alarak, insan toplumlarının evrimini, çeşitliliğini ve birbirleriyle olan ilişkilerini daha iyi kavrayabilmemizi sağlar. Antropoloji, ayn ı zamanda insanlık tarihindeki farklı toplumları anlamada ve kültürel farklılıkları takdir etmede önemli bir yer tutar.
Arkeoloji
Arkeoloji, geçmişte yaşamış insan topluluklarının kültürel kalıntılarını inceleyerek, tarih öncesi ve tarihi dönemleri anlamayı amaçlayan bilim dalıdır. Bu disiplin, insanların geçmişte nasıl yaşadığını, hangi araçları kullandığını, hangi sosyal yapıları inşa ettiğini, din ve inanç sistemlerini, sanatlarını ve günlük yaşamlarını araştırarak tarih yazımına katkı sağlar.
Arkeoloji, genellikle şu alanlarda çalışır:
Maddi Kültür: İnsanların ürettiği ve kullandığı nesneler (örneğin taşlar, aletler, çömlekler, takılar) ile bu nesnelerin sosyal, kültürel ve ekonomik bağlamını inceler.
Yerleşim Örüntüleri: İnsanların yaşadığı alanlar, yerleşim yerlerinin düzeni, mimari yapılar, kalıntılar ve bu yerleşimlerin zaman içinde nasıl değiştiği üzerinde durur.
İnsanlık Tarihi: Arkeologlar, toplulukların zaman içindeki evrimini, göçlerini, kültürel alışverişlerini ve toplumsal gelişimlerini analiz ederler. Arkeolojik buluntular, eski uygarlıkların tarihini anlamamıza olanak tanır.
Arkeoloji, genellikle maddi kalıntılardan elde edilen bulguları yorumlar, bu bulguları tarihsel verilerle birleştirerek daha geniş bir kültürel, toplumsal ve ekonomik bağlamda anlamaya çalışır. Aynı zamanda tarih öncesi dönemlerle ilgili bilgiler de arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılır, çünkü bu dönemler yazılı kayıtlara sahip değildir.
Arkeologlar kazı yaparken, buldukları her bir kalıntıyı dikkatlice analiz eder ve sistematik bir şekilde sınıflandırarak, geçmiş toplumların yaşam biçimleri hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçlarlar. Arkeoloji, insanlık tarihine dair bilmediğimiz çok şeyi ortaya çıkaran önemli bir bilim dalıdır.
Artefakt (Kültürel Eser / Yapıt)
Geçmiş toplumlar tarafından üretilmiş ve günümüze ulaşmış nesneleri ifade eder. Artefaktlar, bir toplumun günlük yaşamını, teknolojisini, inançlarını ve kültürünü yansıtan önemli materyallerdir. Aletler, seramikler, takılar, yapılar ve sanatsal objeler gibi örnekler artefaktlara dahil edilir. Her bir artefakt, belirli bir zaman dilimine ait kültürel izler taşıdığı için tarihsel araştırmalarda önemli bir yer tutar ve bir kültürün maddi varlıklarını temsil eder.
Asimilasyon
Bir birey veya grubun, başka bir kültürün değerlerini, normlarını ve davranış biçimlerini benimseyerek kendi kültürel özelliklerini kısmen veya tamamen kaybetmesi sürecidir. Asimilasyon, göç, eğitim veya uzun süreli kültürel etkileşim sonucunda ortaya çıkabilir. Kültürel bağlamda, toplumsal bütünleşme ve kimlik değişimi (bazen de kimlik kaybı) üzerinde önemli bir etkisi vardır.
Ata Soyu
Bireylerin veya toplulukların geçmiş kuşaklarla bağlantısını ve atalarından miras kalan değerleri ifade eder. Ata Soyu kavramı, geleneklerin, kültürel bilgilerin ve aile bağlarının nesiller boyu aktarılmasını vurgular. Kültürel bağlamda, atalara saygı ve geçmişle kurulan bağ önemli bir rol oynar.
Bağlanma Kuramı
Bireylerin, özellikle çocukluk döneminde bakım verenleriyle kurduğu duygusal bağların, ileriki yaşamlarındaki ilişkilerini nasıl etkilediğini açıklayan psikolojik bir kuramdır. Bu kurama göre güvenli veya güvensiz bağlanma biçimleri, bireyin sosyal ilişkilerini, güven duygusunu ve duygusal gelişimini şekillendirir. Erken dönem ilişki deneyimleri, bireyin gelecekte kuracağı bağlanma biçimlerinin temelini oluşturur. Kültürel bağlamda, bağlanma stilleri toplumun aile yapısı ve yetiştirme tarzlarına göre farklılık gösterebilir.
Başsız Toplum (Merkezi Otoritesiz Toplum)
Yunanca akephalos ("başsız") sözcüğünden türeyen bu terim, merkezileşmiş bir siyasi otorite ya da kalıcı liderlik yapısından yoksun toplumları tanımlamak için kullanılır. Oxford Sosyoloji Sözlüğü'ne göre otorite, devlet düzeyinde değil; klan, soy grubu veya soy segmenti düzeyinde işler. Bu nedenle söz konusu toplumlar zaman zaman "segmented" (tabakalaşmış, bölümlü) toplumlar olarak da adlandırılır. Kararlar kalıcı bir önder ya da kral tarafından değil, topluluk genelinde uzlaşı yoluyla alınır; liderlik ise belirli durumlara özgü, geçici bir nitelik taşır.
Klasik örnekler arasında Nijerya'nın Tiv ve Igbo toplulukları, Sudan'ın Nuer halkı, Somaliler ve Kuzey Afrika'nın Bedevi Arapları sayılabilir. Igbo toplumu, sömürge öncesi dönemde merkezi bir otorite olmaksızın işleyen köy demokrasisinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak antropoloji literatüründe öne çıkar.
Dayanak Noktası
Anchor, karar verme süreçlerinde veya değerlendirmelerde başvurulan güvenilir bir referans noktası veya temel bilgidir. Sosyal muhakeme teorisine göre, bireyler bir karar verirken veya tahminde bulunurken, ellerindeki ilk bilgi parçasını temel alır ve sonraki yargılarını buna göre şekillendirir. Kültürel ve psikolojik bağlamda, anchor, bireylerin belirsizlik veya değişim durumlarında tutundukları değerler, normlar veya bilgileri temsil eder ve kararlarını etkileyen bilişsel bir önyargı işlevi görür. Örneğin, geleneksel değerler veya kültürel normlar bir toplumsal anchor olarak işlev görebilir ve bireylerin davranış ve değerlendirmelerini yönlendirebilir.
Irksal Ayrımcılık
Apartheid terimi, Güney Afrika'da ırk ayrımcılığı uygulamasını tanımlamak için kullanılır ve Afrikaans veya Hollandaca'da "ayrı olma özelliği" anlamına gelir. Bu uygulama 1948'den 1990'ların başına kadar devam etmiştir. 1948'de Ulusal Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte, beyazlardan oluşan hükümet ırk ayrımcılığını güçlü bir şekilde uygulamaya başlamış ve Güney Afrika'da Irk Ayrımcılığı resmi olarak kurumsallaştırılmıştır.
Bu dönemde, ırklar yasalarla Beyaz, Siyah, Yerli ve Renkli gruplar olarak ayrılmış ve her biri kendi topraklarına ve kurumlarına sahip olmuştur. Beyaz olmayanların oy verme hakkı ve yönetimde temsil hakkı engellenmiştir. Eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer kamu hizmetleri beyaz olmayanlara ikincil derecede sunulmuş, beyaz olmayanlar iş ve profesyonel alanda kısıtlanmıştır. Bu durumda yaşayan beyaz olmayanlar "Beyaz Güney Afrika"da ayrıcalıklı bir konumda yer almışlardır.
Kültürel Uyumsama (Kültürlerarası Etkileşim)
İki farklı kültürün karşılaşmasıyla başlayan ve genellikle uyumla sonuçlanan kültürel ve psikolojik değişim sürecidir. Bireyler, yeni kültürel unsurları benimserken kendi değerlerini ve geleneklerini de korumaya çalışır. Bu süreç yıllar hatta kuşaklar boyunca devam edebilir ve mevcut kültürlerin etkileşimiyle yeni kültürel özelliklerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Küreselleşme, göç ve kolonizasyon gibi faktörler, bu uyum sürecini hızlandırır.
Tahkim (Hakem Yolu ile Uzlaşma)
Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların, mahkeme yerine bağımsız bir hakem veya hakem heyeti tarafından çözülmesini ifade eder. Tahkim süreci, genellikle sözleşmelerde önceden belirlenen kurallar çerçevesinde yürütülür ve kararlar bağlayıcıdır.
Arabuluculuk (mediation) ile karıştırılmamalıdır, çünkü arabuluculukta üçüncü kişi tarafları uzlaştırmaya çalışırken, hakem kararında bağlayıcılık esastır.
Kültürel bağlamda, farklı ülkelerde iş ve ticari anlaşmazlıkların çözümünde tercih edilen yöntemler arasında yer alır.
Çift Taraflı Soy Hattı
Ambilineal, bir bireyin soyunun izini, anasoylu (maternal) veya babasoylu (paternal) olarak takip etme seçeneği sunduğu bir soy izleme sistemidir. Bu sistemde, bireyler soylarının hangi tarafını (anne veya baba tarafı) takip edeceklerini seçebilirler. Bu tercih, genellikle her nesilde ailenin sosyal, ekonomik veya kültürel önemine bağlı olarak değişir.
Ambilineal sistemde, kararlar genellikle her nesilde aile bireyleri arasındaki ilişkilerin veya aile üyelerinin toplumsal rolünün etkisiyle belirlenir. Birey, hangi aile çizgisinin daha güçlü veya daha zengin olduğu gibi faktörlere göre soyunu takip etme yolunda seçim yapabilir.
Ambilineal sistem, diğer soy izleme biçimlerinden farklı olarak, her iki tarafın soyunu da geçerli kabul eder. Bu, anasoylu (matrilineal) ve babasoylu (patrilineal) soy izleme sistemlerinden daha esnek ve dinamik bir yaklaşım sunar.
Örneğin, bir toplumda bireyler, babalarından daha zengin ve güçlü bir soy geçmişine sahipse babasoylu soyların ı tercih edebilirken, başka bir toplumda annelerinin soyunun daha prestijli veya saygı duyulan bir geçmişe sahip olduğu bir durumda, anasoylu soyunu tercih edebilirler. Bu şekilde, soy izleme sürekli olarak nesiller arası toplumsal bağlamlara göre şekillenebilir.
Aidiyet
Bireyin kendini bir gruba, topluluğa veya kültüre ait hissetme durumudur. Bu duygu, kimlik oluşumunu ve sosyal bağları güçlendirir. Aidiyet, bireyin davranışlarını ve değerlerini içinde bulunduğu grubun normlarına göre şekillendirmesine yardımcı olur. Kültürel kimliğin önemli bir parçasıdır.
Başlık Parası (Gelin Bedeli)
Damat tarafının akrabalarının, evlilik vesilesiyle gelinin akrabalarına verdiği para ya da mal varlığı. Zaman zaman ailenin kızını yetiştirmesi karşılığında yapılan bir tazminat ödemesi olarak değerlendirilse de biçimi ve anlamı kültürden kültüre farklılık gösterir. Bazı toplumlarda bu ödeme gelinin mülkü hâline gelir ve boşanmaya karşı bir güvence işlevi görür. Uygulama özellikle Sahra altı Afrika toplumlarında yaygındır, Güney Afrika'da lobola, Doğu Afrika'da ise bridewealth adıyla bilinir. Bunların yanı sıra bazı Güneydoğu Asya, Orta Doğu ve Pasifik toplumlarında da görülmektedir.
Beyaz Hayalet (Beyaz Şeytan)
Kantonca kökenli bir ifade olan baak gwai (白鬼), sözcük anlamıyla "beyaz hayalet" demektir. Kantonca'da gwai (鬼) "hayalet" ya da "şeytan", baak (白) ise "beyaz" anlamına gelir. Batılı, özellikle Avrupalı kökenli yabancıları tanımlamak için kullanılır ve daha yaygın gweilo (鬼佬, "hayalet adam") ifadesinin bir türevi olarak değerlendirilebilir.
Terimin kullanım tarihi, 16. yüzyılda Güney Çin kıyılarına ulaşan Avrupalı denizcilere dayanır; soluk tenleri nedeniyle hayalete benzetilen bu yabancılar için kullanılan ifade, özellikle Afyon Savaşları döneminde yaygınlaşmıştır. Başlangıçta aşağılayıcı bir nitelik taşıyan terim, günümüzde Hong Kong'da bağlama göre nötr, argo ya da hafif küçümseyici bir anlam kazanmış; resmi ve kamusal iletişimde kullanımından kaçınılmaktadır.
Biyolojik Determinizm
Biyolojik determinizm (genetik determinizm olarak da bilinir), bir bireyin kişiliğinin ve davranışlarının kültürel ya da çevresel etkenlerden ziyade öncelikli olarak genetik yapısı tarafından belirlendiği görüşüdür. Başka bir deyişle "doğa mı, yetiştirme mi?" (nature vs. nurture) tartışmasında biyolojik etkenleri belirleyici kabul eden bir tutumu ifade eder. Bu perspektif; ırk, cinsiyet, zekâ ve diğer özelliklere dayalı toplumsal farklılıkların doğuştan ve değiştirilemez olduğunu ileri sürer.
Tarihsel olarak biyolojik determinizm, toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştırmak amacıyla araçsallaştırılmıştır. 19. yüzyılda kafatası ölçümlerine dayanan ırk hiyerarşisi teorileri ve 20. yüzyılın başındaki öjeni hareketi bu görüşün en çarpıcı örnekleridir. Günümüzde bilim insanlarının büyük çoğunluğu, insan davranışının yalnızca biyoloji tarafından değil; biyoloji, kültür ve çevre arasındaki karmaşık etkileşim tarafından şekillendiğini kabul etmektedir. Antropolojide bu yaklaşım, kültürel belirlenimcilik ile doğrudan karşı karşıya gelir.
Bürokrasi
Bürokrasi; açık bir hiyerarşi, yazılı kurallar ve prosedürler ile tam zamanlı maaşlı görevlilerden oluşan örgütlenme biçimidir. Sözcük, Fransızca bureau (masa, ofis) ve Yunanca -cratie (yönetim) köklerinden türetilmiş olup "ofis aracılığıyla yönetim" anlamına gelir. Erken devlet ve uygarlıkların belirleyici özelliklerinden biri olarak kabul edilir.
Bürokrasinin modern sosyal bilim kuramı üzerindeki en büyük etkisi Alman sosyolog Max Weber'e (1864-1920) aittir. Weber'e göre ideal bürokrasiyi tanımlayan dört temel unsur vardır: hiyerarşi, uzmanlaşma, açık kurallar ve liyakat. Bu yapı, kişisel ilişkilere ve geleneksel otoriteye dayalı yönetim biçimlerinin yerini akılcı-yasal otoriteye bırakmasıyla birlikte tarihsel olarak güç kazanmıştır. Antropoloji bağlamında bürokrasi, toplumların düzeni nasıl inşa ettiğini ve sorumlulukları nasıl dağıttığını çözümlemek için kullanılan bir analiz çerçevesi olarak da işlev görür.
Sınır Koruma
Sınır koruma, toplumların ya da sosyal sistemlerin kendilerini başkalarından ayırt eden farklılıkları sürdürme biçimlerini tanımlar. Bir toplumun doğası gereği muğlak olan ve bu nedenle potansiyel olarak tehlikeli kabul edilen sınır bölgelerini nasıl tanımladığını inceleyerek o toplumun temel kültürel değerlerini anlamak mümkün olur.
Sınır koruma mekanizmaları fiziksel, sembolik ve sosyal olmak üzere birçok biçim alabilir. Dil, din, giyim kuralları, evlilik pratikleri ve ayinler bu mekanizmaların somut örnekleri arasında sayılabilir. Sosyal kimlik teorisiyle de yakın ilişki içindedir: iç grup ile dış grup ayrımını pekiştiren her pratik, aynı zamanda bir sınır koruma işlevi görür. Sosyal antropolog Mary Douglas, saflık ve tehlike kavramları üzerine yaptığı çalışmada toplumların sınırları nasıl inşa ettiğini ve bu sınırları ihlal eden unsurları nasıl "tehlikeli" olarak nitelendirdiğini göstermiş; bu yaklaşım sınır koruma çalışmalarının kuramsal temellerinden biri haline gelmiştir.
Çift Soy
Çift soy olarak da bilinen bilineal descent, bir bireyin hem anne hem de baba soyunu takip ettiği, ancak bu iki soy çizgisinin farklı toplumsal rollerle birbirinden ayrıldığı akrabalık sistemidir. Birey hem annesinin hem de babasının soy grubuna aynı anda üye sayılır; ancak her iki hat farklı alanlarda işlev görür ve birbirine karışmaz. Örneğin miras baba soyundan geçerken, dini törenler ya da totem aidiyeti anne soyuna göre belirlenebilir. Bu yapısıyla bilineal soy, matrilineal (anasoylu) ve patrilineal (babasoylu) özellikleri karma biçimde barındırır; ancak her bir soy hattı kendine özgü görev, hak ve sorumluluklarla ilişkilidir.
Bilateral soy (bilateral descent) ile zaman zaman birbirinin yerine kullanılsa da ikisi arasında ince bir ayrım bulunur. Bilateral soyda tüm atalar eşit biçimde tanınırken, bilineal soyda iki ayrı hat işlevsel olarak farklı alanları düzenler. Nijerya'nın Yako halkı bu sistemin en çarpıcı örneği olarak antropoloji literatüründe öne çıkar: taşınabilir mülkler anne tarafından, tarım arazileri ve ormana ilişkin haklar ise baba tarafından aktarılır.
İki Kültürlülük
İki kültürlülük, bir bireyin aynı anda iki farklı kültüre ait olması ya da bu iki kültürle anlamlı ve dengeli bir ilişki kurabilmesi durumudur. Bu durum, bireyin hem kendi köken kültürüyle (örneğin ailesinden gelen etnik kültür) hem de içinde yaşadığı toplumun kültürüyle güçlü bir bağ kurmasıyla ortaya çıkar.
Sosyolojik olarak iki kültürlülük, bazen bir toplum içinde iki farklı kültürün yan yana var olması anlamına da gelir. Bu, özellikle tarihsel olarak etnik ya da ulusal çatışmalar yaşamış ülkelerde, hiçbir grubun üstün sayılmadığı ve her iki kültürün eşit şekilde tanındığı resmi politikalarla desteklenebilir.
Bireysel düzeyde iki kültürlü bireyler her iki kültürün değerlerini, geleneklerini ve normlarını içselleştirmiş; dil, davranış ve sosyal roller konusunda iki kültür arasında geçiş yapabilecek esnekliğe sahiptir. Göç, sömürgecilik, karma etnik köken ve uluslararası deneyimler bu durumun başlıca kaynakları arasındadır. Kanada'daki Anglofon-Frankofon ilişkisi ve Yeni Zelanda'da Maori ile Avrupalı yerleşimci kültürlerinin bir arada varlığı bu politikaların öne çıkan örnekleridir. Göç ve küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte kavram giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
İki Taraflı Soy
İki taraflı soy, akrabalığın hem anne hem de baba çizgisinden eşit ölçüde izlendiği soy sistemidir. Britannica'nın tanımıyla bilişsel soy (cognatic descent) olarak da anılan bu sistem, hem anne hem de baba tarafındaki akrabaların sosyal olarak eşit şekilde tanındığı bir akrabalık yapısını ifade eder.
Bu sistemde kişi hem annesinin hem de babasının ailesine ait kabul edilir. Miras, sorumluluklar, dinî ritüeller veya sosyal aidiyet gibi konular her iki taraftan da gelebilir. Özellikle modern Batı toplumlarında yaygın olan bu sistem, aile soyunun yalnızca erkek ya da kadın çizgisi üzerinden izlenmediği, her iki ebeveynin ailesine de bağlılık hissedilen topluluklarda görülür.
Bu kavram bazen çift soy (bilineal descent) ile karıştırılabilir; ancak aralarında önemli bir fark vardır. İki taraflı soy sisteminde hem anne hem de baba tarafındaki tüm akrabalar her alanda eşit şekilde tanınırken, çift soy sisteminde belirli alanlar anne soyuna diğerleri baba soyuna göre ayrı ayrı düzenlenir; örneğin mülkiyet baba tarafından, dinî görevler anne tarafından geçebilir.
Adet (Gelenek, Görenek)
Bir toplumda uzun yıllar boyunca oluşmuş, nesilden nesile aktarılan davranış biçimleri ve alışkanlıklardır. Adetler, insanların günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini ve törenlerini şekillendirir. Kültürel kimliğin önemli bir parçası olarak toplumun sürekliliğini sağlar.
Bilişsel Soy Sistemi (Çift Taraflı Soy)
Bireyin hem anne hem de baba tarafından olan akrabalık bağlarını eşit şekilde dikkate alan soy sistemidir. Bu yapıda soy, tek bir hat üzerinden değil, her iki ebeveyn üzerinden izlenir. Kültürel bağlamda, akrabalık ilişkileri ve miras düzenlemelerinde esnek bir yapı sunar.
Dört biçimi bulunur: ambilineal, bilineal, paralel ve iki taraflı soy. Tek hatlı soy sistemlerinde akrabalık yalnızca bir ebeveynin hattı üzerinden izlenirken, cognatic sistemde her iki ebeveynin hattı da önem taşır.
Bulaşıcı Büyü
İskoç antropolog Sir James George Frazer tarafından The Golden Bough (Altın Dal, 1890) adlı eserinde ortaya konulan bir kavramdır. Frazer'in sempatik büyü (sympathetic magic) sınıflandırması içinde yer alır ve "temas yasası"na dayanır: bir zamanlar fiziksel temas halinde olan iki şey, birbirinden ayrıldıktan sonra bile birbirini etkilemeye devam eder. Bu nedenle bir kişiye ait saç, tırnak, giysi ya da vücut sıvısı gibi nesnelerin o kişi üzerinde büyü yapmak için kullanılabileceğine inanılır.
Frazer bu kavramı, benzerlik ilkesine dayanan taklitçi büyüyle (imitative/homeopathic magic) karşı karşıya getirir: taklitçi büyüde "benzeri benzeri etkiler" ilkesi işlerken, bulaşıcı büyüde "temas edenler daima bağlı kalır" ilkesi geçerlidir. Pek çok kültürde örneklerine rastlanmaktadır; Batusolar'ın çıkarılan dişlerini saklaması ya da Huzul geleneğinde saçtan yapılan yuvanın baş ağrısına yol açacağı inancı bunlar arasında sayılabilir.
Kozmoloji (Evrenbilim)
Kozmoloji (evren bilim), Yunanca kosmos sözcüğünden türetilmiş olup "düzenli bir sistem olarak dünya ya da evren" anlamına gelir. Geniş anlamıyla evrenin bir bütün olarak teorisi ve onu yöneten genel yasalar demektir; felsefede ise uzay ve zaman içindeki tüm olguların bütünü olarak dünyanın ele alındığı metafizik alanını ifade eder.
Sosyal antropolojide kozmoloji; bir toplumun evreni, dünyadaki yerini ve varoluşun kökenlerini açıklamak için geliştirdiği bilgi, inanç, yorum ve pratikler bütünüdür. Tüm kültürlerin kendine özgü bir kozmolojisi vardır; bu kozmoloji dinî ya da dinî olmayan biçimler alabilir, geçmişe, bugüne ve geleceğe dair açıklamalar içerir. Kozmoloji kavramı kozmogoni ile yakından ilişkilidir; kozmogoni ise evrenin yaratılışına ilişkin teori ya da anlatıyı tanımlar. Antropolojide kozmoloji, din çalışmalarıyla iç içe geçmekte; ritüel, mit, akrabalık yapısı ve mekân anlayışı gibi pek çok kültürel olgu ancak topluluğun kozmolojik çerçevesi içinde anlamlı biçimde yorumlanabilmektedir. Bu yönüyle evren bilim, hem bilimsel bir araştırma alanı hem de kültürel inanç sistemlerinin bir parçasıdır.
Kültürel Adaptasyon
Kültürel adaptasyon, bir bireyin farklı bir kültüre uyum sağlama sürecidir. Bu süreçte birey, yeni kültürel normlara, değer sistemlerine ve sosyal davranış kalıplarına alışır. Bilişsel uyum, kişinin diğer kültürü anlayabilmesiyken, davranışsal uyum, bu kültür içinde etkili şekilde hareket edebilme yetisidir. Kültürel adaptasyon, aynı zamanda bir kültürün çevresel ve toplumsal koşullara nasıl yanıt verdiğini belirleyen davranış kalıplarını da kapsar.
Kültürel Değerler
Kültür, bir toplumun tutumlarını, değerlerini, inançlarını, sanatını, bilimini, algı biçimlerini ve düşünce alışkanlıklarını kapsayan yaşam biçimidir. Bu çerçevede kültürel değerler, bir toplumun varlığını sürdüren temel ilkeler ve ideallerdir; o kültürün çekirdeğini oluşturur ve nesilden nesile aktarılır.
Kültürel değerler, bir toplumun geleneklerini, ritüel anlayışını, estetik beğenisini ve sosyal normlarını içerir. Bir toplumun tüm sosyal yapısını şekillendirir ve bu değerlerin değiştirilmesi son derece güçtür; çünkü toplumsal kurumların, normların ve kuralların içine kök salmıştır. İnsanlar kültürel değerleri genellikle geçmişin ideallerine ve toplumun uzun yıllar süren geleneklerine dayandırırlar; bu değerler toplumun kolektif hafızasında, dini metinlerde ve etik literatürde izlerini bırakır.
Antropoloji ve sosyoloji literatüründe kültürel değerler, hem toplumsal yapıların içine gömülü nesnel olgular hem de insanların eylemleriyle sürekli yeniden üretilen dinamik bir süreç olarak ele alınır. Kültürel değerlere karşı yapılan sapmalar ciddi toplumsal gerilimler yaratabilir; kuşaklar arası kopukluk ve toplumsal uyumun bozulması bu durumun başlıca sonuçları arasında yer alır.
Kültürel Etkileşim
Farklı kültürlerin bir araya gelerek birbirleriyle iletişimde bulunduğu ve etkileşimde bulunduğu süreçtir. Bu etkileşim, fikir, davranış ve değerlerin paylaşılmasını ve bazen değişimini beraberinde getirir. Kültürel etkileşim, toplumlar arası anlayış ve uyumu güçlendirir.
Kültürel Görecelik / Etnik Görecelik
Kültürel görecelik, kültürleri ölçmek için evrensel bir standart bulunmadığı ve tüm kültürlerin eşit derecede geçerli olduğu, kendi koşullarında anlaşılması gerektiği görüşüdür. Oxford İngilizce Sözlüğü'nde bu terimin ilk kullanımı 1924 yılında Alain Locke'a dayanmaktadır; kavram ise antropolog Franz Boas tarafından 1887'de temelleri atılan tarihsel tikelcilik anlayışından doğmuştur.
Kültürel görecelik, etnik merkezciliğin karşıtı olarak konumlanır ve her kültürün başka bir kültürün standartlarıyla değil, kendi değerleri ve inanışlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu yaklaşıma göre hiçbir kültür diğerinden üstün ya da aşağı değildir. Farklı kültürlerin ve alt kültürlerin eşit ve kendine özgü değerler taşıdığına dair derin bir saygıya dayanan bu ilke; özellikle bir kültürün değerlerinin başka bir kültüre tam anlamıyla çevrilemeyeceğini ya da anlaşılamayacağını vurgular.
Modern antropolojinin rehber felsefesi olarak kabul edilen kültürel görecelik, alan araştırmalarında araştırmacıların kendi değer yargılarını askıya alarak inceledikleri kültürü içeriden anlamaya çalışmalarını gerektirir. Bununla birlikte, kültürel göreceliğin evrensel insan hakları normlarıyla çelişebileceğine dair eleştiriler de akademik tartışmaların önemli bir gündem maddesi olmaya devam etmektedir.
Kültürel Çeşitlilik
Bir toplumda farklı etnik, dilsel, dini ve kültürel grupların bir arada bulunması durumudur. Kültürel çeşitlilik, farklı bakış açıları, değerler ve yaşam biçimlerinin zenginliğini ortaya çıkarır. Toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel etkileşimlerinde önemli bir rol oynar.
Tamamlayıcı Tıp
Modern tıbbın yanında kullanılan, onu destekleyici nitelikteki geleneksel veya doğal uygulamaları ifade eder. Bitkisel tedaviler, akupunktur, yoga ve meditasyon gibi yöntemler bu kapsamdadır. “Alternatif Tıp” ise modern tıbbın yerine geçmesi amacıyla kullanılan uygulamaları ifade eder. Her iki terim bazen birbirinin yerine kullanılsa da bilimsel açıdan farklılık gösterir. Kültürel bağlamda, toplumların sağlık anlayışı ve inançlarıyla yakından ilişkilidir.
Ayrımcılık
Bireylerin veya grupların, sahip oldukları özellikler (ırk, cinsiyet, din, yaş vb.) nedeniyle farklı ve genellikle olumsuz muamele görmesidir. Ayrımcılık, sosyal eşitsizlikleri derinleştirir ve bireylerin fırsatlara erişimini kısıtlar. Kültürel bağlamda, toplumsal adalet ve eşitlik konularının merkezinde yer alır.
Yaygın ayrımcılık sebepleri:
Din, politik görüş, evlilik veya aile durumu
Yaş, cinsiyet, ırk, renk, etnik köken
Fiziksel görünüm, meslek, zihinsel/fiziksel engellilik
Gelişmiş Ülkeler (Gelişmiş Toplumlar)
Yüksek kişi başına düşen milli gelir, ileri düzey sanayileşme, gelişmiş teknoloji, kaliteli eğitim ve sağlık hizmetleri ile yüksek yaşam standartlarına sahip ülkeleri tanımlar. Temel özellikleri düşük nüfus artış hızı ile sanayi ve hizmet sektörünün ekonomideki baskın payıdır.
Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların çoğu gıda, elektrik, fosil yakıtlar, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim konusunda yeterli imkânlara sahiptir. Bu durum yaşam standartlarının yüksek olmasına ve yaşam sürelerinin az gelişmiş ülkelere kıyasla önemli ölçüde daha uzun olmasına yol açar. Kanada, Almanya, Japonya, İsviçre ve ABD başlıca gelişmiş ülkeler arasındadır.
Sosyal gelişme ise toplumdaki her bireyin refahını artırmaya odaklanır ve bireylerin potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmelerini hedefler. İnsan kaynaklarına ve refaha yatırım yapmayı kapsayan bu anlayış, toplumun daha adil, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşmasını amaçlar. Kavram, "gelişmiş" ifadesinin Batı merkezli bir ilerleme anlayışını yansıttığı gerekçesiyle sosyal bilimler çevrelerinde zaman zaman eleştiriye konu olmaktadır.
Lehçe (Diyalekt)
Lehçe, bir dilin kendine özgü dilbilgisi ve sözcük dağarcığı varyasyonları olan, genellikle bir ülke içindeki belirli bir bölgeyle ilişkilendirilen ayrı bir çeşididir. Dilbilimciler vurguyu (aksan) lehçeden ayrı tutsa da ikisi çoğunlukla birlikte anılır. Sözcük, 16. yüzyılın ortasında Yunanca dialektos (konuşma biçimi, söylem) kökünden Fransızca aracılığıyla İngilizce'ye geçmiştir.
Lehçe, bir dilin belirli bir coğrafi bölgede veya toplumsal grupta kullanılan ve standart dilden telaffuz (fonetik), dilbilgisi (sentaks) ve kelime dağarcığı (leksikon) açısından farklılıklar gösteren alt türüdür. Genellikle aynı dilin karşılıklı anlaşılabilir varyasyonlarıdır. Lehçeler iki ana biçimde sınıflandırılır: bölgesel lehçe (regional dialect), belirli bir coğrafi bölgede yaşayan insanlar tarafından konuşulur; Çin dil ailesindeki Kantonca bu türün bilinen bir örneğidir. Sosyal lehçe (social dialect) ise toplumsal sınıf, etnik grup, yaş veya cinsiyet gibi sosyal faktörlere göre farklılık gösterir.
Lehçeler, standart dilden farklı olmakla birlikte kendi konuşur toplulukları içinde kurallı ve sistemli bir yapıya sahiptir; bir dilin kültürel çeşitliliğini yansıtan önemli bir unsur olarak kabul edilir.
Sessiz Takas
Sessiz takas, takas edilecek malların önceden belirlenmiş bir noktaya bırakıldığı ve tarafların hiç yüz yüze gelmeksizin alışveriş yaptığı bir mübadele biçimidir. Burada "dumb" sözcüğü "aptal" anlamında değil, eski İngilizce'deki "dilsiz" ya da "sessiz" anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle kavram silent trade (sessiz ticaret) olarak da bilinir.
Ticaret yapan grupların doğrudan iletişim kurmadan mal takası yaptıkları bu sistemde işleyiş şu şekildedir: birinci grup mallarını belirgin bir yere bırakır ve davul, ateş ya da gong gibi bir işaretle karşı tarafı haberdar eder. İkinci grup gelir, malları inceler ve kabul ettiği miktar karşılığında kendi mallarını bırakarak çekilir. Birinci grup geri döner; teklifi yeterli bulursa malları alır, bulmazsa olduğu gibi bırakarak ikinci gruba ekleme yapma fırsatı tanır. Anlaşma, birinci grubun teklifi kabul edip malları almasıyla tamamlanır. Ticaretin başarılı olabilmesi için her iki tarafın da bırakılan malların değerini doğru biçimde değerlendirmesi ve adil bir değiş tokuş yapması gerekir.
Bu yöntem özellikle ortak bir dil bulunmayan, birbirine güvenmeyen ya da doğrudan karşılaşmak istemeyen topluluklar arasında tercih edilmiştir. Tarihsel olarak Batı Afrika, Hindistan ve Sumatra'da uygulandığı bilinmektedir. En bilinen örnekler Batı Afrika'dadır; Gana İmparatorluğu'nda tuz tüccarları ile altın madencileri arasındaki alışverişi Yunan tarihçi Heredot kayıt altına almıştır. Modern zamanlarda bu yöntem yerini daha standart ve organize ticaret sistemlerine bırakmış olsa da tarihsel açıdan pek çok yerel toplum için önemli bir ticaret biçimi olmuştur.
Çeyiz
Gelinin ailesinin, evlilik sırasında damada ya da onun ailesine devrettiği para, mülk veya mal varlığı. Bride price'ın tam tersi yönde işleyen bu uygulama, kız çocuğunun miras hakkının evlilik anında önceden ödenmesi olarak da değerlendirilebilir; böylece hem gelinin yeni hanedeki ekonomik güvencesini sağlar hem de iki aile arasındaki ittifakı pekiştirir. Tarihsel olarak toplumsal statünün ve servetin bir göstergesi işlevi de görmüştür.
Türkçe'deki çeyiz geleneği bu kavramla yakından ilişkilidir. Uygulama en yaygın biçimiyle Güney Asya'da, özellikle Hindistan'da görülmekte olup burada dahej adıyla bilinir. Orta Doğu, Güney Avrupa ve bazı Afrika toplumlarında da tarihsel ya da günümüz örneklerine rastlanmaktadır.
Çeşitlilik
Çeşitlilik, farklı toplumsal ve etnik kökenlerden, farklı cinsiyet, din, cinsel yönelim ve diğer özelliklerden gelen bireyleri kapsama ve dahil etme niteliği ya da pratiğidir. Daha geniş bir tanımla; her bireyin ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel yönelim, sosyoekonomik statü, yaş, fiziksel yetenek, dini inanç ve kişisel deneyim gibi kendine özgü özelliklerinin tanınması, kabul edilmesi ve anlaşılması sürecidir. Çeşitlilik, bireyler arasındaki bu farklılıkları toplumsal uyum ve ilerlemeye katkı sağlayan bir zenginlik olarak değerlendirir.
Literatürde çeşitliliğin boyutları ikiye ayrılır. Yaş, etnisite, cinsiyet, fiziksel yetenek, ırk ve cinsel yönelim gibi genellikle değişmez nitelik taşıyan özellikler "birincil boyutlar" olarak adlandırılırken; eğitim düzeyi, coğrafi konum, gelir, medeni durum, dini inanç ve iş yerindeki rol gibi zaman içinde değişebilen faktörler "ikincil boyutlar" olarak tanımlanır. Her iki boyut da bireyin kimliğini ve toplumsal konumunu biçimlendirmede belirleyici rol oynar.
İki Dillilik
İki dillilik (diglossia), bir toplumda iki farklı dilin ya da dilin iki farklı biçiminin –biri resmî, diğeri ise günlük kullanımda olan– yan yana var olması durumudur. Bu durumda bireyler, sosyal bağlama göre bu iki dil biçimi arasında geçiş yaparlar.
Genellikle biri "yüksek dil" (H — resmî, yazılı, eğitimde ve medyada kullanılan), diğeri ise "düşük dil" (L — günlük yaşamda, aile ve arkadaş çevresinde konuşulan) olarak sınıflandırılır. Yüksek dil daha prestijli kabul edilirken, düşük dil yerel halkın konuşma biçimini yansıtır.
Haiti bu yapının çarpıcı bir örneğini sunar: eğitimli bireyler arasında standart Fransızca yüksek dil olarak kabul edilirken, halk arasında yaygın olan Haiti Creole'ü düşük dil olarak kullanılır. Resmî törenlerde, eğitimde ve yazılı iletişimde Fransızca tercih edilirken günlük yaşamda Creole geçerlidir. Başka klasik örnekler arasında Arap dünyasında Klasik Arapça ile yerel konuşma dilleri ve İsviçre'de Standart Almanca ile İsviçre Almancası sayılabilir.
Bu tür bir yapı, “kod değiştirme” (code-switching) denen dil geçişi davranışını da beraberinde getirir. Bireyler, bulundukları sosyal ortama göre bu iki dil ya da lehçe arasında doğal bir biçimde geçiş yapabilirler.
Not: Diglossia, bireysel çok dillilikten farklıdır; burada mesele, bir topluluğun dilsel yapısı içinde sistematik bir iş bölümünün bulunmasıdır.
Afrikalı-Amerikalı Yerel İngilizcesi
Ebonics, Amerikan Siyah İngilizcesinin standart İngilizce'nin bir lehçesi olarak değil, kendi başına bağımsız bir dil olarak ele alındığı dilsel çerçeveyi tanımlar. Sözcük, ebony (abanoz/siyah) ve phonics (ses bilimi) kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir.
Terim, 1973 yılında Afrikalı-Amerikalı sosyal psikolog Robert Williams tarafından, köle ticaretinin dilsel mirasını açıkça tanıyan ve "standart dışı Zenci İngilizcesi" gibi olumsuz çağrışımları olan ifadelerin yerine geçecek bir kavram yaratma amacıyla kullanıma sokulmuştur. Williams'a göre Ebonics; Batı Afrika, Karayipler ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki siyah toplulukların dil ve iletişim pratiklerini kapsayan geniş bir dilsel sürekliliği ifade eder. 21. yüzyılda akademik çevrelerde bu terimin yerini büyük ölçüde African American Vernacular English (AAVE — Afrikalı-Amerikalı Yerel İngilizcesi) almıştır. Kavram, 1996 yılında Oakland Okul Kurulu'nun Ebonics'i öğrencilerin birincil dili olarak tanıma kararıyla geniş kamuoyu tartışmalarına konu olmuştur.
Etnik Merkezcilik
Antropolojik ve etnolojik bir kavram olan etnik merkezcilik, kendi kültürünü evrensel veya üstün görme eğilimidir. Başka kültürleri kendi kültür standartlarıyla değerlendirme ve yargılama biçimi olarak ortaya çıkar. Dünyanın hızlı küreselleşmesi, farklı kültürler ve dinler arasındaki iletişimi artırsa da, etnik merkezcilik hâlâ önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Bu tutum, bağlı olunan ulus, din, ırk veya coğrafi gruba aşırı değer verilmesine ve diğer grupların öneminin küçümsenmesine yol açar. Etnik merkezcilik, gruplar arası anlayışı engelleyebilir ve stereotiplerin, şovenizmin, yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.
Etnografya
Etnografya, belirli bir kültür ya da toplumun bilimsel olarak betimlenmesi ve analizidir. Genellikle katılımcı gözlem yöntemine dayanır ve bir topluluk, yer ya da kuruma ilişkin yazılı bir anlatıyla sonuçlanır.
Daha geniş bir tanımla, bir toplumun ya da kültürün o topluluğun bireylerinin bakış açısından ayrıntılı biçimde incelenmesidir. Ağırlıklı olarak antropoloji ve sosyolojiyle ilişkilendirilen bu yaklaşım, saha çalışmasına dayanır. Araştırmacı incelediği topluluğun günlük yaşamına doğrudan katılarak davranışları, değerleri ve inançları yerinden gözlemlemeye çalışır. Yalnızca gözlemle yetinmez, insanların kendi yaşamlarına dair yorumlarını da dikkate alır. Bu özelliğiyle kültürü dışarıdan değil içeriden anlamayı hedefler.
Hem bir araştırma yöntemi hem de bu yöntemin ürünü olan yazılı metin anlamında kullanılan etnografyanın modern biçiminin kökeni, Bronisław Malinowski'nin 20. yüzyılın başında Trobriand Adaları'nda gerçekleştirdiği saha çalışmalarına dayanmaktadır. Araştırmacının incelediği toplulukla uzun süreli, çoğunlukla bir yıl ya da daha uzun, birlikte yaşamasını gerektiren bu yöntem günümüzde kentsel ortamlara, dijital topluluklara ve pek çok farklı disipline yayılmış durumdadır.
Etnoloji (Irk Bilimi)
Etnoloji, farklı insan topluluklarını ve kültürlerini; köken, dağılım ve belirgin özellikleri bakımından karşılaştırmalı ve analitik biçimde inceleyen kültürel antropoloji dalıdır. Sözcük, Yunanca ethnos (halk, ulus, ırk) ve logia (inceleme) köklerinden türetilmiş olup İngilizce'deki ilk kullanımı 1787 yılına dayanmaktadır.
Etnoloji ile etnografi sıkça birbirine karıştırılsa da aralarında belirgin bir ayrım vardır. Etnografi tek bir topluluğu ya da kültürü derinlemesine ve içeriden betimlerken, etnoloji birden fazla kültürü karşılaştırarak benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymayı, bu verilerden genel teoriler geliştirmeyi hedefler. Bu anlamda etnoloji, tekil gözlemlerden evrensel örüntülere ulaşmaya çalışan karşılaştırmalı bir yaklaşımı temsil eder. Kültür, dil, din ve sosyal yapı gibi boyutları bir arada ele alır.
Kültürlenme
Bireyin doğduğu ve büyüdüğü kültürü öğrenme ve benimseme sürecidir. Bu süreçte dil, normlar, değerler ve gelenekler nesiller boyu aktarılır. Kültürlenme, bireyin topluma uyum sağlamasında temel rol oynar.
Yurt Dışında Yaşayan (Göçmen Topluluk)
Expatriate, kendi ülkesi dışında yaşayan kişidir. Sözcük, Orta Çağ Latincesindeki expatriare ("kendi ülkesinden çıkmak") fiilinden türetilmiş olup ex- (dışında) ve patria (anaülke) köklerinden oluşur.
Kendi ülkesini terk ederek başka bir ülkede yaşamak ve çalışmak amacıyla göç eden bu kişiler, bulundukları ülkede genellikle birbirleriyle "expat toplulukları" oluştururak sosyal dayanışma ve ortak bir yaşam kültürü geliştirirler. Göç çalışmalarında expatriate kavramı, ekonomik baskı ya da zorunluluktan değil, bireysel tercihten kaynaklanan gönüllü hareketliliği çağrıştırır; çoğunlukla nitelikli ya da varlıklı bireylerin gerçekleştirdiği "yaşam tarzı göçü" ile ilişkilendirilir. Günümüzde özellikle çok uluslu şirketler tarafından yurt dışına gönderilen çalışanlar için yaygın biçimde kullanılmaktadır. Kısaltması olan expat ise daha gündelik ve zaman zaman eleştirel bir çağrışım taşır.
Feminizm
Feminizm, kadınların ikincil konuma itilmesine yol açan önyargıları ve kadınların deneyimlerini ile seslerini küçümseyen anlayışları düzeltmeyi hedefleyen sosyal yaşam, felsefe ve etik yaklaşımıdır. Kadınların erkeklerle eşit hak ve fırsatlara sahip olması gerektiği inancı olarak da tanımlanır
Feminizm, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları ve cinsiyetler arası eşitlik için mücadele eden hem bir hareket hem de kapsamlı bir düşünce sistemidir. Kadınların siyasi, ekonomik ve sosyal haklarını savunurken aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını ve rollerini sorgular. Kültürel bir kavram olarak toplumların cinsiyetle ilgili algılarını ve yapılarını ele alır; bu yapıları dönüştürerek daha adil bir toplum yaratmayı amaçlar. Tarihsel olarak kadın hakları hareketi olarak başlamış, ancak günümüzde kısıtlayıcı toplumsal cinsiyet rollerinden özgür biçimde yaşama hakkını savunarak tüm cinsiyetleri kapsayan bir çerçeveye genişlemiştir.
Folklor
Halk arasında yaşayan geleneksel inanç, efsane ve âdetlerin bütünü ile bunların incelenmesi demektir. Sözcük, İngiliz dilbilimci William John Thoms tarafından 1846 yılında folk (halk) ve lore (bilgi, gelenek) kelimelerinin birleşiminden türetilmiş; o dönemde "popüler efsaneler" ya da "popüler literatür" olarak anılan kavramın yerini almıştır.
Folklorun bir diğer anlamı, belirli bir yer, etkinlik veya toplulukla ilgili popüler mit ve inanışların bütünüdür. Bu anlamda folklor yalnızca geçmişe değil, günümüzde de canlılığını koruyan kolektif anlatılara işaret eder. Sözlü gelenekler, masallar, bilmeceler, atasözleri, şarkılar, ritüeller ve maddi kültür unsurlarını kapsar. Viktoriyan dönemde folklor yalnızca köylü ve okuryazar olmayan toplumların mirası olarak görülürken, 20. yüzyılda bu bakış genişlemiş; ortak kimliğini ifade eden her türlü sosyal grubun yaratıcı geleneği olarak tanımlanmaya başlanmıştır.
Halk
Folk, bir toplumun sıradan insanlarını; geleneksel yaşam biçiminin temsilcileri ve taşıyıcıları olarak örf, inanç ve sanatın özgün kaynaklarını tanımlar. Eski İngilizce folc kökünden gelen sözcük, Almanca Volk ve Hollandaca volk ile aynı kökü paylaşır ve genel anlamıyla "halk" demektir.
Daha geniş bir kavram olarak folk; bir topluluğun veya halkın geleneksel yaşam tarzını, sanatını, müziğini ve diğer kültürel özelliklerini ifade eder. Halk müziği (Folk music) veya halk sanatı (folk art) gibi bileşik ifadelerle bir kültürün köklü geleneklerini ve bu geleneklerin modern toplum içinde nasıl yaşatıldığını ve aktarıldığını anlatır.
Folk kültürü ise bu geleneksel pratiklerin, inançların ve âdetlerin kuşaktan kuşağa aktarılan bütününüdür. Sözlü gelenekler, müzik, dans, el sanatları ve ritüeller aracılığıyla yaşatılır; ticari bir üretim sürecinden değil, toplulukların kendi içinden doğal olarak filizlenir. Bu yönüyle popüler kültürden ayrışır ve belirli coğrafi bölgelerle güçlü bir bağ taşır.
Köken Ailesi (Doğduğu Aile)
Bireyin doğduğu, büyüdüğü ve ilk sosyal ilişkileri öğrendiği çekirdek ailedir. Bu aile bireyin erken dönem sosyalleşmesini ve kişilik gelişimini etkiler.
Armağan Ekonomisi
Hediye ekonomisi, bireylerin mal ve hizmetleri karşılık beklemeden verdikleri, ekonomik etkileşimin cömertlik, karşılıklı güven ve sosyal bağlar üzerine kurulu olduğu mübadele sistemidir.
Hediye ekonomisi piyasa ekonomisinden temel olarak şu noktada ayrışır: piyasa ekonomisinde mallar para karşılığı el değiştirirken, hediye ekonomisinde mübadelenin odağı ekonomik kazanç değil toplumsal ilişkilerin pekiştirilmesidir. Bu sistemde alışveriş dolaylıdır, iki birey arasında değil topluluk genelinde gerçekleşir ve karşılık anlık değil gecikmelidir.
Bu tür sistemler genellikle yerli toplumlarda yaygındır. Batı Kanada'daki bazı yerli topluluklarda uygulanan Potlatch töreni bu sistemin en bilinen örneğidir; büyük armağanlar verme ve alma yoluyla sosyal statü kazanımı ve karşılıklı borçlanma ilişkileri kurulur. Papua Yeni Gine'deki Moka mübadelesi ve Maori geleneğindeki Koha da bu alanın klasik örnekleri arasında sayılabilir.
Hediye ekonomileri üzerine yapılan antropolojik araştırmalar Bronisław Malinowski'nin Trobriand Adaları'nda gözlemlediği Kula halkasının tanımıyla başlamış; Marcel Mauss'un 1925 tarihli The Gift (Armağan) adlı eseriyle kuramsal temellerini kazanmıştır.
Jest
Jest, beden dilinin bir parçasını oluşturan ve genellikle sözlü olmayan iletişimde kullanılan kasıtlı hareketlerdir. Duyguları, düşünceleri, istekleri ve durumları ifade etmek için kullanılır. Jestler; kültüre özgü ve belirli anlamlar taşıyan amblemler ("başparmak yukarı" işareti gibi), konuşmaya eşlik eden hareketler ve işaret dili gibi farklı biçimler alır.
Farklı kültürlerde jestler farklı anlamlar taşıyabilir; bazıları evrensel olmakla birlikte çoğu kültüre özgüdür. Örneğin bir kültürde olumlu bir anlam taşıyan bir jest, başka bir kültürde hakaret veya olumsuz bir anlam içerebilir. Antropologlar ve dilbilimciler, jesteşlerin dilin evriminde önemli bir rol oynadığını öne sürmektedir; bazı kuramlar, konuşma dilinin el jestlerinden geliştiğini ileri sürer.
Alt Soy Kuralı
Bireyin birden fazla etnik veya ırksal kökene sahip olduğu durumlarda, toplum tarafından daha az ayrıcalıklı veya sosyal olarak "daha düşük statüde" kabul edilen gruba ait sayılmasıdır. Türkçede bu kavram genellikle "alt soy kuralı" olarak ifade edilir. Bu uygulama, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde tarihsel olarak yaygın bir sınıflandırma yöntemi olmuştur.
Hipodesan terimi, hiperdesanın (üst soy kuralı) tam tersidir. Hiperdesanda birey daha ayrıcalıklı gruba ait kabul edilirken, hipodesanda kişi genellikle daha az baskın kabul edilen ebeveynin etnik grubuna göre tanımlanır. Örneğin, annesi siyah, babası beyaz olan bir birey, bu kural gereği siyah olarak sınıflandırılabilir. Bunun nedeni, tarihsel ve sosyal bağlamda siyah kimliğin daha az ayrıcalıklı görülmesidir.
Bu uygulama yalnızca kimlik belirleme süreciyle sınırlı değildir; aynı zamanda bireyin toplumdaki algısını, statüsünü ve sosyal ilişkilerini de etkiler. Hipodesan, farklı toplumlarda farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir ve kültürel yapı, ırk ilişkileri ve tarihsel deneyimlere bağlı olarak değişkenlik gösterebilir.
Bütüncül (Bütünsel)
Bütüncül yaklaşım, bir olguyu yalnızca parçalarına ayırarak değil, bütün olarak ve içinde bulunduğu bağlamla birlikte ele alan perspektiftir. Tıp alanında hasta semptomları yerine kişinin bütününü değerlendirmeyi ifade ederken; sosyal bilimler ve antropoloji alanında insan topluluklarını kültürel, biyolojik, tarihsel ve dilbilimsel boyutlarıyla bir arada inceleme anlayışını tanımlar. Temel önerme şudur: bütün, parçalarının toplamından fazlasıdır.
Antropolojide bütüncül yaklaşım disiplinin tanımlayıcı özelliklerinden biri olarak kabul edilir. Fiziksel antropoloji, arkeoloji, dilbilim antropolojisi ve kültürel antropoloji olmak üzere dört temel alt alan, bu bütüncül perspektifin kurumsal ifadesidir. Bu yaklaşım çerçevesinde bir toplumun ekonomisi, inanç sistemi, aile yapısı, dili ve çevresi birbirini etkileyen ve birbirini tanımlayan unsurlar olarak birlikte değerlendirilir; hiçbir unsur bağlamından koparılarak tek başına anlaşılamaz.
Üst Soy Kuralı
Bireyin birden fazla etnik veya ırksal kökene sahip olduğu durumlarda, toplum tarafından daha ayrıcalıklı veya sosyal olarak "daha yüksek statüde" kabul edilen gruba ait sayılmasıdır. Türkçede bu kavram genellikle "üst soy kuralı" olarak ifade edilir. Bu uygulama, özellikle Latin Amerika ve sömürge sonrası toplumlarda yaygın bir sınıflandırma yöntemi olmuştur.
Hiperdesan terimi, hipodesanın (alt soy kuralı) tam tersidir. Hipodesanda birey daha az ayrıcalıklı gruba ait kabul edilirken, hiperdesanda kişi genellikle daha baskın kabul edilen ebeveynin etnik grubuna göre tanımlanır. Örneğin, annesi yerli halktan babası Avrupalı olan bir birey, bu kural gereği Avrupalı olarak sınıflandırılabilir. Bunun nedeni, tarihsel ve sosyal bağlamda Avrupalı kimliğinin daha ayrıcalıklı görülmesidir.
Bu uygulama yalnızca kimlik belirleme süreciyle sınırlı değildir; aynı zamanda bireyin toplumdaki algısını, statüsünü ve sosyal ilişkilerini de etkiler. Hiperdesan, farklı toplumlarda farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir ve kültürel yapı, ırk ilişkileri ve tarihsel deneyimlere bağlı olarak değişkenlik gösterebilir.
İnsan Hakları
İnsan hakları, her insanın sahip olduğu hak ve özgürlüklerdir. Bu haklara yönelik ihlallere karşı koruma, uluslararası hukuk çerçevesinde devletlere yükümlülük getirir. Herkesin adil muamele görme ve özellikle devlet tarafından zalimce davranışa maruz kalmama hakkıdır.
Tüm insanların doğuştan sahip olduğu bu temel hak ve özgürlükler; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, etnik köken, ulusal ya da sosyal köken veya herhangi bir başka ayrım gözetmeksizin herkese eşit şekilde tanınır. İnsan hakları, bireyin yalnızca insan olmasından kaynaklanan, devredilemez ve evrensel haklardır. Yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, aynı zamanda ahlaki normlar ve evrensel etik ilkelerle de temellendirilen bu haklar; herkesin özgür, eşit ve onurlu bir yaşam sürmesini hedefleyen bir toplumsal düzen anlayışını temsil eder.
Temel insan hakları arasında yaşama hakkı ve kişi özgürlüğü, ifade ve düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkı, çalışma ve adil ücret hakkı, kültürel yaşama katılma hakkı, kanun önünde eşitlik ve keyfi tutuklamaya, işkenceye ile köleliğe karşı korunma sayılabilir. İnsan hakları, başta 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak üzere birçok uluslararası belgeyle güvence altına alınmıştır.
Araçsal Değerler (Davranışsal Değerler)
Bireylerin hedeflerine ulaşmak için benimsedikleri davranış ve tutumları ifade eder. Bu değerler, dürüstlük, sorumluluk, çalışkanlık veya saygı gibi pratik ve yönlendirici nitelikte olabilir. Kültürel bağlamda, toplumun beklentilerini ve bireylerin sosyal ilişkilerdeki davranışlarını şekillendirir.
Bağımsız Buluş (Independent Invention)
Benzer ihtiyaç ve koşullara sahip farklı kültürlerde, birbirinden habersiz olarak aynı ya da benzer kültürel özelliklerin veya uygulamaların ortaya çıkmasıdır. Bu, kültürel değişimin bir mekanizmasıdır ve farklı toplumların karşılaştığı benzer sorunlara yaratıcı çözümler geliştirmesiyle oluşur. Örneğin, Orta Doğu ve Meksika'da tarımın bağımsız olarak geliştirilmesi, sosyal, politik ve ekonomik yapıları da beraberinde değiştirmiştir.
Bireycilik (Ferdiyetçilik)
Bireycilik; bireyin çıkarlarının, özgürlüğünün ve özerkliğinin toplumsal grup, devlet ya da kurumların çıkarlarının önünde tutulması gerektiğini savunan felsefi, siyasi ve sosyal bir görüştür. Bireyin kendi kararlarını alma hakkını, bağımsız düşünceyi ve kişisel inisiyatifi ön plana çıkarır.
Kültürlerarası çalışmalar bağlamında Hofstede (1980), bireycilik ile kolektivizmi birbirine karşıt iki kutup olarak ele alır. Bireyci toplumlarda insanlar öncelikle kendi çıkarlarını ve yakın aile çevrelerini gözetirken, kolektivist toplumlarda birey, ait olduğu grubun bütünlüğünü ve çıkarlarını ön planda tutar. Hofstede'nin araştırmalarına göre ABD, Avustralya ve İngiltere bireycilik puanı en yüksek ülkeler arasında yer alırken Japonya, Çin ve birçok Latin Amerika ülkesi daha kolektivist bir yapı sergilemektedir.
Hoşgörü ve Kısıtlama
Hofstede'nin kültürel boyutlar modeline 2010 yılında eklenen bu altıncı boyut, Bulgar sosyolog Michael Minkov'un Dünya Değerler Araştırması'ndan elde edilen verilere dayanmaktadır. Hofstede'nin tanımıyla indulgence (hoşgörü); yaşamdan zevk almak ve eğlenmekle ilgili temel ve doğal insan isteklerinin görece özgürce karşılanmasına izin veren bir toplum eğilimini ifade eder. Karşıt kutbu olan restraint (kısıtlama) ise bu tür tatminin katı toplumsal normlarla denetlenip düzenlenmesi gerektiği inancını yansıtır.
Hoşgörülü toplumlarda bireysel mutluluk ve iyi oluş ön plandadır; boş zaman değerli kabul edilir, kişisel özgürlük ve kendini ifade etme teşvik edilir. Meksika, Avustralya ve ABD bu grubun örnekleri arasındadır.
Kısıtlayıcı toplumlarda ise sosyal düzen ve uyum ön plana çıkar; olumlu duygular daha az serbestçe ifade edilir, öz denetim ve görev duygusu ödüllendirilir. Rusya, Çin ve Güney Kore bu kategoride yer alır.
Kapsayıcılık
Kapsayıcılık (inclusiveness); toplumun tüm kesimlerinden insanları, fikirleri ve bakış açılarını kasıtlı olarak dahil etme olgusudur. Geniş tanımıyla dahil etme (inclusion) ise engelli bireyler veya azınlık grupları gibi aksi takdirde bu imkânlara erişemeyebilecek kişilere eşit fırsat ve kaynaklar sağlama politikası ve pratiğidir.
Kapsayıcılık evrensel bir insan hakkı olarak değerlendirilir. Amacı, ırk, cinsiyet, engellilik, tıbbi durum veya diğer özelliklerden bağımsız olarak tüm insanları kucaklamaktır. Eşit erişim ve fırsatların tanınması ile ayrımcılık ve hoşgörüsüzlük önündeki engellerin kaldırılmasını kapsar; kamu yaşamının tüm alanlarını etkiler.
Kapsayıcılık kavramı çeşitlilik (diversity) kavramıyla yakın ilişki içindedir; her ne kadar aralarında ayrımlar bulunsa da ikisi çoğunlukla birlikte ele alınır. İşyeri bağlamında kapsayıcılık olmaksızın, farklı yetenekleri çeken, katılımı ve yeniliği teşvik eden bağlantılar kurulamaz. Bu nedenle çeşitlilik ve kapsayıcılık, sonuçları birlikte etkilemek için iş birliği içinde işlev görür.
Kültürlerarası Öğrenim
Kültürlerarası öğrenim, bir bireyin hem kendi kültürünün hem de diğer kültürlerin normları, davranışları, ilişkileri ve değerleri hakkında derin bir farkındalık geliştirmesi sürecidir. Yalnızca kültürel bilgi edinmekle kalmayıp farklılıkları ve benzerlikleri de ortaya koyarak bireylere daha geniş bir bakış açısı kazandırır; kişiler arası anlayışı derinleştirir ve toplumsal uyumu artırır. Bu süreç hem kuramsal hem de pratik boyutlar taşır: Milton Bennett'in Kültürlerarası Duyarlılık Gelişimsel Modeli ve Geert Hofstede'nin kültür boyutları gibi akademik çerçeveler karamsal temeli oluştururken farklı kültürlerle birlikte yaşama ve müzakere becerilerinin geliştirilmesi pratik uygulamayı yansıtır.
Özellikle uluslararası eğitim, seyahat, kültürlerarası iletişim ve iş ortamlarında kritik bir rol üstlenen kültürlerarası öğrenim; küreselleşmenin ve göçün yaygınlaşmasıyla birlikte giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Birleşik Aile Hanesi
Büyükanne ve büyükbaba, amca ve hala, kuzen gibi geniş akraba grubunun tek bir çatı altında yaşadığı, ortak bir birim olarak kabul edildiği aile yapısıdır. Geniş ailenin (extended family) özel bir biçimi olarak değerlendirilebilir; ancak birleşik aile hanede ayırt edici özellik, birden fazla evli çiftin ya da neslin aynı anda aynı hane içinde yaşamasıdır. Kaynaklar, gelir, giderler ve sorumluluklar ortaklaşa yönetilir; çocuk bakımı ve yaşlı bakımı gibi görevler kolektif olarak üstlenilir.
Bu hane yapısı en yaygın biçimiyle Güney Asya'da, özellikle Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal'de görülmektedir. Hindistan'da geleneksel olarak Karta adı verilen en yaşlı erkek aile üyesi hanenin otoritesini temsil eder. Birleşik aile hane yapısı, bireycilik değerlerinin güçlenmesi ve kentleşmeyle birlikte pek çok toplumda gerileme eğilimi gösterse de ekonomik güvence ve dayanışma işlevini sürdürdüğü bağlamlarda varlığını korumaktadır.
Jargon
Jargon, aynı meslek veya topluluktaki insanların ortak dilden ayrı olarak kullandıkları özel dil veya söz dağarcığıdır. Jargon kelimesi, Orta İngilizce döneminde Eski Fransızca jargoun kökünden dilimize geçmiş; başlangıçta "cıvıltı, gevezelik" anlamında kullanılmış, 17. yüzyılın ortasından itibaren günümüzdeki anlamını kazanmıştır. Tıp jargonu, hukuk jargonu ve teknik jargon bu kullanımın yaygın örnekleridir. Jargonun temel amacı, belirli bir topluluğun içinde iletişimi hızlandırmak ya da belirli kavramları daha doğru biçimde ifade etmektir. Bununla birlikte, jargon zaman zaman grup içi ve grup dışı ayrımını pekiştiren bir araç olarak da işlev görebilir; bu gruba dahil olmayanlar için iletişim engellerine yol açabilir.
Kast Sistemi
Jati, Hindu toplumunda kast sisteminin temel birimini ifade eder ve Sanskritçe jāta kelimesinden türetilmiş olup “doğmuş” veya “var olmuş” anlamına gelir. Jati, doğumla belirlenen ve genellikle değişmeyen sosyal bir grup ya da kastı belirtir. Sosyolojik olarak, jati Hindular arasında belirli meslek ve toplumsal rollerle ilişkili grupları ifade eder.
Kast sistemi dört ana varna üzerine kurulmuş olsa da, Hindistan’da 3000’den fazla jati vardır ve bunlar kendi içlerinde statülerine göre sınıflandırılır. Yüzyıllar boyunca bu yapı, Hindistan’ı ziyaret edenlerin dikkatini çekmiş; grupların üyeliği doğumla belirlenmiş ve sosyal düzenin sürekliliği sağlanmıştır. İngilizce’de “caste” olarak bilinen bu sistem, Hindistan’ın kendine özgü toplumsal yapısının temel taşını oluşturur.
Akrabalık Hesaplama Sistemi
Bir toplumda bireylerin akrabalık ilişkilerini nasıl tanımladığını ve yapılandırdığını gösteren sosyal sistemdir. Akrabalık hesaplamaları, soy, evlilik ve sosyal roller üzerinden organize edilir. Farklı kültürlerde akrabalık bağları ve bu bağların önemi değişiklik gösterebilir.
Beklenen Yaşam Süresi
Bir bireyin ya da belirli bir nüfus grubunun istatistiksel olarak kaç yıl yaşaması beklendiğini gösteren ölçüt. Teknik olarak genellikle doğumdan itibaren hesaplanır ve "doğumda yaşam beklentisi" (life expectancy at birth) olarak ifade edilir. Yaşam süresinin teorik azami sınırını ifade eden lifespan kavramından farklı olarak, yaşam beklentisi bir toplumdaki gerçek koşulları yansıtır.
Günümüzde en yüksek yaşam beklentisine sahip ülkeler arasında Japonya, İsviçre ve İspanya öne çıkmaktadır. Japonya'da ortalama yaşam beklentisi 84 yılın üzerindedir. Buna karşın Sahra altı Afrika ülkelerinde, özellikle yüksek hastalık yükü ve yetersiz sağlık altyapısı nedeniyle bu rakam çok daha düşük seyretmektedir. Kadınların yaşam beklentisi, dünya genelinde erkeklere kıyasla tutarlı biçimde daha yüksektir.
Dilsel Görelilik (Sapir–Whorf Hipotezi)
Dilsel görelilik, bir dilin, konuşurlarının dünya görüşünü, algılarını ve düşünce biçimlerini etkileyebileceğini öne süren bir kuramdır. Bu yaklaşım, dilin düşünceyi şekillendirme derecesine göre farklı boyutlara ayrılır. Bunlardan biri olan dilsel belirlenimcilik (linguistic determinism), bireylerin dillerinin, çevrelerini algılama biçimlerini büyük ölçüde belirlediğini savunur. Sapir–Whorf hipotezi olarak da bilinen bu kuram, insan düşüncesinin yerel dillerden etkilenme biçimini anlamaya çalışır; yani bir kişinin kendi dilinde oluşan düşünce yapısı, başka bir dil konuşan kişi tarafından tam olarak anlaşılmayabilir.
Blog: Farklı Kültürlerde Dil
Uzun Vadeli Yönelim
Hofstede’nin Kültürel Boyutları’ndan biri olan LTO, toplumların geleneklere bağlılığını, geleceğe yönelik planlama anlayışını ve zamanla ilgili değerleri nasıl ele aldığını inceler. Bu boyut, bireylerin geçmişi ve bugünü ne ölçüde gelecekle ilişkilendirdiğini gösterir.
Yüksek LTO skoru: Uzun vadeli hedeflere bağlılık, geleneklere saygı, azim, tasarruf ve sabır gibi değerlerin ön planda olduğu toplumları ifade eder. Bu toplumlarda ilişkiler uzun vadeye yayılır ve iş birlikleri süreklilik temellidir. (Örnek ülkeler: Çin, Japonya)
Düşük LTO skoru: Kısa vadeli sonuçlara ve mevcut duruma odaklanma eğilimindedir. Geleneksel değerler baskın değildir ve değişim daha hızlı kabul edilir. Uzun vadeli planlamaya daha az önem verilir. (Örnek ülkeler: ABD, Meksika)
Not: Çin gibi yüksek LTO değerine sahip ülkelerde iş ilişkileri uzun vadeli düşünülmelidir. Diğer yandan ABD gibi düşük LTO değerine sahip ülkelerde iş birlikleri daha çok kısa vadeli hedeflere yöneliktir.
Ahlaki Görecelilik
Ahlaki değerlerin ve doğru–yanlış anlayışının evrensel olmadığını, kültüre ve topluma göre değişebileceğini savunan yaklaşımdır. Bu bakış açısına göre bir davranışın etik olup olmadığı, bulunduğu kültürel bağlam içinde değerlendirilir. Farklı toplumların değerlerine daha anlayışlı yaklaşmayı teşvik eder. Kültürlerarası anlayış açısından önemlidir.
Anaerkil Aile
Anaerkillik, annenin ya da en yaşlı kadının ailenin başı olduğu, soyun ve akrabalığın kadın çizgisinden izlendiği bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Daha geniş anlamıyla ise ailenin, topluluğun ya da toplumun bir kadın ya da kadınlar tarafından yönetilmesi durumunu ifade eder.
Anaerkil aile, aile içinde annenin liderlik ettiği ve otoriteyi elinde bulundurduğu yapıdır. Bu sistemde erkek eş genellikle kadının ailesiyle birlikte yaşar (matrilokalite); ancak karar verici konumda değildir. Aile içi düzen, anne ya da en yaşlı kadın figürü tarafından yönlendirilir ve çocukların soy bağı anne üzerinden kurulur.
Anaerkil aile; matrilineal soy (soyun kadın çizgisinden izlenmesi), matrilokal yerleşim ve matrifokality (annenin aile biriminin merkezi olması) kavramlarıyla yakından ilişkilidir. Modern antropoloji bu kavramların birbirinden farklı olduğunu vurgular: Matrilineal bir toplum, soyun anne üzerinden izlendiği ancak mutlaka kadınların siyasi egemenliği elinde bulundurduğu anlamına gelmez. Günümüzde bilinen anaerkil toplumlar arasında Endonezya'daki Minangkabau, Çin'deki Mosuo ve Kuzey Amerika'daki İroquois sayılabilir.
Anaerkillik
Anaerkillik, annenin ya da en yaşlı kadının ailenin başı olduğu, soy ve akrabalığın kadın çizgisinden izlendiği bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Daha geniş anlamıyla bir kadın ya da kadınlar tarafından yönetilen aile, topluluk veya toplumu ifade eder. Oxford Referans Sözlüğü ise anaerkilliği; baskın gücün kadınlarda olduğu her türlü toplumsal örgütlenme biçimine atıfla, gerçekten var olup olmadığı tartışmalı olmakla birlikte matrilineal toplumların var olduğunun kuşkusuz olduğunu vurgulayarak tanımlar. Sözcük, Latince mater (anne) ve Yunanca arkhein (yönetmek) köklerinden türetilmiştir.
Anaerkillik; ataerkil (patriarchal) sistemin karşıtı olarak konumlanır ve kadınların siyasi liderlik, ahlaki otorite, sosyal ayrıcalık ve mülkiyet denetimi gibi alanlarda birincil güce sahip olduğu toplumsal sistemi tanımlar. Matrilineal soy (soyun anne çizgisinden izlenmesi) ve matrilokal yerleşim (eşin kadının ailesinin yanına yerleşmesi) anaerkilliğin sık görülen unsurları olmakla birlikte her matrilineal toplum aynı zamanda anaerkil değildir. Modern antropolojide bu ayrım özellikle vurgulanmaktadır. Endonezya'daki Minangkabau ve Çin'deki Mosuo toplumu günümüzde en sık başvurulan anaerkil ya da kadın merkezli toplum örnekleri arasındadır.
Anne
Latince kökenli olan mater terimi, "anne" anlamına gelir ve Türkçedeki anne, İngilizce mother, Fransızca mère, Almanca Mutter, İtalyanca madre gibi Hint-Avrupa dillerindeki pek çok sözcüğün köküdür.
Antropolojide mater, akrabalık sistemleri bağlamında özel ve teknik bir anlam kazanır. Bir çocuğun biyolojik annesiyle sosyal olarak tanınan annesi her zaman aynı kişi olmayabileceğinden, antropologlar bu iki rolü birbirinden ayırt etmek için iki ayrı terim kullanır: mater, bir çocuğun sosyal ve hukuksal açıdan anne olarak tanınan kadını ifade ederken; genitrix, biyolojik anne olduğuna inanılan kadını tanımlar. Bu ayrım özellikle evlat edinme, dulların yeniden evlenmesi veya levirat gibi uygulamaların söz konusu olduğu toplumlarda belirginleşir. Evans-Pritchard'ın Nuer toplumu üzerine yaptığı etnografik çalışma bu kavramın klasik örneğini sunar. Karşıt terimler olarak pater (sosyal olarak tanınan baba) ve genitor (biyolojik baba) da aynı şekilde kullanılır.
Anne Merkezli Aile
Anne merkezli aile, annenin hanenin ya da ailenin başı olarak işlev gördüğü yapıyı tanımlamak için kullanılan bir sıfattır. İlk kez 1952'de kullanılan bu terim, Latince matri- (anne) ve focal (odak noktası) köklerinin birleşiminden oluşur.
Ailenin ve toplumsal yapının merkezinde annenin yer aldığı düzendir. Bu yapıda baba figürü bulunabilir; ancak aile içindeki kararlar, çocuk bakımı ve ekonomik kontrol büyük ölçüde anneye aittir. Antropolog Raymond T. Smith'in 1956'da Karayip toplumları üzerine yaptığı çalışmada geliştirdiği bu kavrama göre matrifokal aile, annenin fiilen grup lideri olduğu, baba-kocanın ise hukuki açıdan hane reisi sayılsa da grup içindeki ilişkilerin çeperinde kaldığı bir yapıdır.
Anne merkezli aile; anaerkillik (matriarchy), analineal soy (matrilineal descent) ve matrilokal yerleşimden ayrı bir kavramdır. Anaerkillikten farkı, kadınların geniş toplumda mutlaka siyasi güce sahip olmasını gerektirmemesidir. Anne merkezli aileler özellikle ekonomik veya kültürel nedenlerle babanın rolünün sınırlı kaldığı toplumlarda gelişir. Afro-Karayip toplulukları, bazı Güney Hindistan toplulukları ve erkeklerin iş göçü nedeniyle uzun süreli yokluğunun yaşandığı toplumlar bu yapının yaygın örnekleri arasındadır.
Anne Tarafından Aile Soyu
Bireylerin kadın çizgisi üzerinden ortak bir atadan soy izleyerek birbirine akraba kabul edildiği soy grubudur. Akrabalık, aidiyet ve gruba üyeliğin yalnızca kadın hattından izlenir. Latince mater (anne) ve linea (iplik, çizgi) köklerinden türetilmiştir.
Soyun yalnızca anne hattından izlendiği bu akrabalık sisteminde bireyin soy bağı, miras hakkı ve toplumsal konumu annenin ailesi aracılığıyla belirlenir. Bu sistemde anne, anneannenin ve onların kardeşleri bireyin soy grubunu oluştururken baba ve babanın ailesi farklı bir soy grubuna aittir. Matrilineal sistemlerin en belirgin özelliklerinden biri, dayıların çocuklar üzerinde biyolojik babadan daha etkili ve sorumlu bir konumda olabilmesidir; mülkiyet ve unvanlar babadan oğula değil, dayıdan yeğene aktarılır.
Matrilineal soy; anaerkillik (matriarchy) ile karıştırılmamalıdır. Matrilineal bir toplumda soy kadın hattından izlense de siyasi ve ekonomik otorite her zaman kadınlarda olmayabilir. Bu gerilim antropoloji literatüründe "matrilineal bilmece" (matrilineal puzzle) olarak tanımlanmıştır. Orta Afrika'nın Akan ve Bemba toplulukları, Kuzey Amerika'nın Navajo ve İroquois halkları ile Endonezya'daki Minangkabau bu sistemin yaygın örnekleri arasındadır.
Arabuluculuk / Uzlaştırma
Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların, bağımsız bir arabulucu aracılığıyla karşılıklı anlaşma yoluyla çözülmesini sağlayan süreçtir. Arabulucu, taraflara çözüm bulmaları için rehberlik eder, ancak karar bağlayıcı değildir. Sonuçlar her zaman tarafların rızasına bağlıdır. Kültürel ve ticari bağlamda, anlaşmazlıkların dostane ve yapıcı bir şekilde çözülmesinde önemli bir yöntemdir.
Azınlık Grubu
Bir toplum içinde nüfus veya güç açısından daha küçük olan grup veya toplulukları ifade eder. Azınlıklar, etnik, dini, dilsel veya kültürel farklılıklara sahip olabilir ve çoğunluk grubun hakimiyetine karşı korunmaya ihtiyaç duyabilir. Kültürel bağlamda, azınlık gruplarının hakları, temsili ve sosyal katılımı, toplumsal uyum ve eşitlik açısından önemlidir.
Erkeklik Kültürü (Aşırı Erkek Egemenliği)
Machismo, erkeğin güçlü ve saldırgan olmasını ön plana çıkaran, erkekliğe ilişkin geleneksel kalıpları pekiştiren tutum ve davranış biçimini tanımlar. Sözcük, Latince masculus (erkek) kökenli İspanyolca macho kelimesinden türetilmiş olup ilk kez 1940'larda İngilizce'ye geçmiştir.
Özellikle Latin Amerika ve İspanyol kökenli toplumlarda belirgin biçimde görülen bu kültürel kavram, erkeklerin abartılı, baskın ve güçlü olması gerektiğini vurgular. Bu anlayış çerçevesinde erkeklerin ailesini maddi olarak sağlaması ve duygularını gizlemesi "doğru erkeklik" olarak kabul edilir; erkekler ekonomik sorumluluk üstlenirken duygusal açıdan stoik olmak zorunda hisseder. Katı toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirdiği, kadının ikincil konuma itilmesine zemin hazırladığı ve cinsiyetçi davranışlara, toplumsal eşitsizliğe ve ataerkil uygulamalara yol açabildiği için feminist ve antropolojik çalışmalarda eleştiri konusu olmuştur. Kavram kökeni itibarıyla Latin Amerika ve Akdeniz toplumlarına dayansa da zaman içinde coğrafi sınırları aşarak daha geniş bir kültürel ve akademik tartışmanın parçası hâline gelmiştir.
Melez (Mestizo)
Avrupalı (özellikle İspanyol) ve yerli Amerikan (Amerindian) kökenlerin karışımından oluşan etnik grubu ifade eder. Özellikle Latin Amerika’da yaygın olan bu kavram, tarihsel olarak sömürge dönemindeki kültürel ve biyolojik karışımı yansıtır. Kültürel bağlamda, mestizo kimliği farklı geleneklerin ve yaşam biçimlerinin birleşimini temsil eder.
Mutlak Kültürel Görecelik
Mutlak kültürel görecelik, belirli bir kültür içinde ortaya çıkan her türlü davranış, inanç veya sosyal pratiğin sorgulanmaması gerektiği görüşünü savunur. Bu anlayışa göre, bir kültürün değerleri ve normları yalnızca o kültürün içinden anlaşılabilir ve herhangi bir dış müdahale veya eleştiri, etnik merkezci (yani bir kültürü diğerine üstün görmek) bir yaklaşım olarak kabul edilir.
Mutlak kültürel görecelik, birçok eleştiriye de açıktır. Eleştirmenler, bu yaklaşımın bazı insan hakları ihlallerini savunmak veya hoş görmek için kullanılabileceğini belirtirler. Örneğin, bir kültürde insan haklarına aykırı uygulamalar veya cinsiyet ayrımcılığı varsa, bu durumların kültürel bağlamda haklı çıkartılmasının etik sorunlara yol açabileceği savunulmaktadır. Ayrıca, mutlak kültürel görecelik, evrensel insan hakları kavramlarına karşı da bir karşıtlık oluşturabilir, çünkü bazı değerler evrensel olarak kabul edilen haklardan sapmak anlamına gelebilir.
Tek Etnisite
Monoetnik toplumlar, yalnızca tek bir etnik grubun baskın olduğu toplumlardır. Bu tür toplumlar, polietnik toplumların zıttıdır, yani birden fazla etnik grubun varlık gösterdiği toplumlara kıyasla daha homojen yapıya sahiptirler. Monoetnik toplumlar genellikle, bir etnik grubun kültürel, dilsel ve sosyal özelliklerinin toplumu domine ettiği yerlerde görülür.
Monoetnik toplumlar, yalnızca tek bir etnik grubun baskın olduğu toplumlardır. Bu tür toplumlar, bir etnik grubun kültürel, dilsel ve sosyal özelliklerinin toplumu domine ettiği yerlerde görülür. Japonya ve Güney Kore bu yapının en bilinen örnekleri arasındadır; Japonya nüfusunun yaklaşık %97,9'u etnik Japon, Güney Kore nüfusunun ise büyük çoğunluğu etnik Koreli'den oluşmaktadır. Çin de nüfusunun %91,6'sını oluşturan Han Çinlileri ile bu kategoride değerlendirilebilir; ancak 55 resmi azınlık grubu mevcuttur.
Günümüzde tamamen homojen bir ülke neredeyse yoktur; çoğu devlet göçler ve tarihsel süreçler nedeniyle çok etnisiteli bir yapıya sahiptir. Sahra Altı Afrika ülkeleri dışarıdan tek ırklı görünse de bu ülkelerin b üyük çoğunluğu onlarca farklı etnik grubu barındırır. Bu nedenle ırk ile etnisite kavramları birbirinden ayrı tutulmalıdır.
Çok Kültürlülük
Çok kültürlülük kavramı iki farklı düzlemde ele alınır. Betimleyici anlamıyla çok kültürlülük, sosyoloji ve günlük kullanımda "etnik çoğulculuk" ile eş anlamlıdır. Birden fazla kültürel geleneğin bir arada var olduğu toplum olarak kullanılır. New York City, İsviçre, Belçika ya da Rusya gibi örnekler bu anlamda sıkça başvurulan toplumsal olgulardır.
Normatif anlamıyla ise her kültürel grubun özgün kimliğini eşit ölçüde değerli gören ve bu çeşitliliği artırmayı hedefleyen strateji ve politikaları ifade eder. Bu çerçevede çok kültürlülük, farklı kültürel, etnik, dilsel ve dinsel geçmişlere sahip bireylerin asimilasyona zorlanmaksızın bir arada var olmasını savunur.
Çoğulculuktan farkı şu şekilde ortaya konabilir: çoğulculuk toplumdaki tüm farklılıkları vurgularken, çok kültürlülük her bir kültürel grubun özgün kimliğini ön plana çıkarır. Politika pratiğinde "salad bowl" (salata kasesi) ya da "cultural mosaic" (kültürel mozaik) metaforlarıyla ifade edilir. Bu metaforlar, grupların kendi kimliklerini korurken bir bütün oluşturduğunu vurgular ve asimilasyoncu "melting pot" (eritme potası) modeliyle karşıtlık içindedir.
Çoğunluk
Bir toplum içinde nüfus veya güç açısından en büyük grubu ifade eder. Çoğunluk, genellikle siyasi, sosyal ve kültürel alanda belirleyici rol oynar ve toplumsal normların, değerlerin ve yasaların şekillenmesinde etkili olabilir. Kültürel bağlamda, çoğunluğun tutumları ve inançları, azınlık gruplarının deneyimlerini ve sosyal katılımını etkileyebilir.
İç Güveylilik
Evlilik sonrası çiftin, kadının ailesiyle veya onların yaşadığı toplulukta ikamet etmesi uygulamasıdır. Bu yerleşim düzeni, gelinin ailesinin evi, köyü, kasabası ya da şehri olabilir. Bu sistemde çocuklar annenin akrabaları arasında büyür. Güney Hindistan’daki Nair topluluğu ve Çin’in güneybatısındaki Mosuo topluluğu çağdaş örnekler arasındadır.
Neolokalite
Neolokalite, evlilik sonrası yerleşim düzenini tanımlayan sosyolojik bir kavramdır. Bir çift evlenip ailesine ebeveynlerinden ve ailelerinden uzakta, kendi evlerinde başladığında buna neolokalite denir. Bu yerleşim biçiminde, evlenen çift, her iki eşin ebeveynlerinden ayrı, bağımsız bir yerde yaşamayı tercih eder. Yani çift, ne kadının ailesiyle (matrilokal), ne de erkeğin ailesiyle (patrilokal) birlikte yaşamaz; bunun yerine, kendi yaşam alanlarını kurar.
Ulus (Millet)
Ulus, egemen bir devlet ya da ülke, ya da ortak bir tarihe, dile veya kültüre sahip olan bir insan topluluğudur. Sözcük, Latince natio (doğum, köken) kökünden türetilmiştir. Ortak bir dil, din, tarih, soy, akrabalık, etnisite veya kültür ve çoğu durumda ortak bir bölge temelinde oluşturulmuş bir halk topluluğudur. Ulus, bir etnik gruptan daha açık biçimde siyasidir; "tamamen seferber olmuş veya kurumsallaşmış bir etnik grup" olarak da tanımlanmıştır. Bazı uluslar etnik gruplarla örtüşürken bazıları sosyal ve siyasi bir anayasaya bağlılıkla tanımlanır. Ulus aynı zamanda özerkliğinin, birliğinin ve özel çıkarlarının bilincinde olan kültürel-siyasi topluluk olarak da ele alınmaktadır. Uluslararası hukukta ise ulus, bağımsız bir devlet anlamında kullanılır.
Sosyal bilimlerde ulus ile devlet kavramları zaman zaman birbirinin yerine kullanılsa da aralarında önemli bir ayrım bulunur: devlet siyasi ve hukuki bir kurumdur; ulus ise kültürel, tarihsel ve kimliksel bir yapıya işaret eder. Etnik milliyetçilik bu iki kavramın nasıl iç içe geçtiğini incelerken, sivil milliyetçilik ve çok kültürlülük tartışmaları ulusun nasıl daha kapsayıcı biçimde tanımlanabileceğini sorgulamaktadır.
Ulusal Kültür (Milli Kültür)
Ulusal kültür, bir ulus-devlet sınırları içinde yaşayan insanların paylaştığı ortak değerler, normlar, inançlar, semboller ve pratiklerin bütünüdür. Bu kültür; dilin, tarihin, geleneklerin ve toplumsal kurumların şekillendirdiği derin bir anlam örüntüsünü yansıtır ve bireyler tarafından büyük ölçüde içselleştirilmiş, çoğunlukla farkına varılmadan yaşatılır.
Kültür araştırmacısı Geert Hofstede'ye göre ulusal kültürler, örgüt kültürlerinden önemli bir noktada ayrışır: örgüt kültürleri semboller, kahramanlar ve ritüeller gibi görünür pratikler düzeyinde farklılık gösterirken, ulusal kültürler çok daha derin bir katmanda, yani değerler düzeyinde birbirinden ayrışır. Bu nedenle Hofstede ulusal kültürleri antropolojinin, örgüt kültürlerini ise sosyolojinin inceleme alanına yerleştirir. Hofstede'nin geliştirdiği kültürel boyutlar modeli — bireycilik/kolektivizm, güç mesafesi, belirsizlikten kaçınma, erillik/dişillik ve uzun vadeli/kısa vadeli yönelim — ulusal kültürleri karşılaştırmalı olarak analiz etmenin en yaygın çerçevelerinden biri olmaya devam etmektedir.
Açık Sınıf Sistemi
Toplumdaki bireylerin doğuştan sahip oldukları sosyal statüden bağımsız olarak eğitim, yetenek ve çaba ile sosyal konumlarını yükseltebildiği bir sosyal yapı türüdür. Bir bireyin toplumsal konumu doğuştan değil; eğitim, beceri, çaba ve başarılarıyla belirlenir. Aile geçmişi, etnik köken, cinsiyet ve din gibi atanmış statüler daha az önemlidir. Bu sistemde sınıflar arasında geçiş mümkündür ve sosyal statü kazanıma dayalıdır. Sosyal hareketlilik ve meritokrasi (liyakat) ilkeleri ön plandadır. Buna karşılık kapalı sınıf sistemlerinde bireyler doğdukları toplumsal sınıfta kalma eğilimindedir.
Akran Baskısı
Aynı yaş ya da statüdeki bireylerin, birbirlerinin tutum, davranış ve değerlerini etkileme sürecidir. Grup normlarına uymak isteyen birey, kendi değerlerinden sapabilir. Akran baskısı, özellikle ergenlik döneminde yoğun şekilde görülür.
Ataerkillik
Toplumda siyasi, ekonomik ve sosyal gücün erkeklerin elinde olduğu, aile ve toplum yapısının erkek egemenliği üzerine kurulduğu sistemdir. Ataerkil toplumlarda, erkekler genellikle karar verici pozisyonlarda bulunur ve toplumsal normlar, erkeklerin üstünlüğünü pekiştirir. Aile içinde otorite baba figüründedir. Ataerkil yapılar, soyadı, mülkiyet ve miras gibi hakların çoğunlukla erkekler üzerinden aktarıldığı toplumları ifade eder. Bu sistem, kadınların toplumsal yaşamda daha pasif bir rol üstlenmelerine neden olabilir.
Baba
Biyolojik baba olmak zorunda olmayan, sosyal olarak çocuğun babası olarak kabul edilen kişidir. Bu terim, sosyal roller bağlamında babalık konumunu tanımlar.
Dar Görüşlülük
Bireyin kendi kültürü veya çevresi dışındaki fikir, değer ve uygulamalara karşı sınırlı veya kapalı bir bakış açısına sahip olmasıdır. Bu tutum, farklı kültürleri anlamayı zorlaştırabilir ve önyargılara yol açabilir.
Güç Mesafesi
Geert Hofstede'nin kültür boyutlarından biri olan güç mesafesi, bir toplumda gücün daha az güçlü bireyler tarafından eşitsiz biçimde dağıtıldığının ne ölçüde kabul edildiğini ve bu durumun ne ölçüde olağan karşılandığını ifade eder. Bu eşitsizlik algısı genellikle aile içinde ebeveynlerin çocuklarına aktardığı değerler aracılığıyla pekiştirilir. Toplumlarda güç mesafesi, eşitlik ve eşitsizlik algısının derecesine odaklanarak incelenir.
Yüksek Güç Mesafesi Endeksine sahip ülkelerde, güç ve statü eşitsizlikleri geniş çapta kabul edilir ve bu ülkelerde yönetim yapıları genellikle merkeziyetçi ve hiyerarşiktir. Malezya, Rusya ve Çin gibi ülkeler bu kategoriye girer.
Düşük Güç Mesafesi Endeksine sahip sahip toplumlarda ise, eşitsizlikler minimum düzeydedir ve genellikle daha demokratik ve katılımcı yönetim anlayışları hakimdir. Avusturya, Danimarka ve İsviçre gibi ülkeler bu kategoriye girer.
Blog: Hofstede Kültür Boyutları
Paradigma
Paradigma, bireylerin dünyayı algılamalarını, düşünme biçimlerini ve olayları yorumlama tarzlarını şekillendiren temel varsayımlar, inançlar ve değerler dizisidir. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde insanların gerçekliği nasıl anlamlandırdıklarını belirleyen zihinsel bir çerçeve sunar.
Bilimsel ve felsefi bağlamda paradigma, belirli bir dönemde bilim insanlarının kabul ettiği teoriler, kavramlar, araştırma yöntemleri ve standartları içeren düşünce sistemidir. Bu anlamda paradigma, bilimsel çalışmaların temelini oluşturan kabul görmüş bir anlayış biçimidir. Thomas Kuhn’un bilim felsefesi bağlamında ortaya koyduğu şekilde, bir "paradigma değişimi", bilimin temel anlayışında radikal bir dönüşüm anlamına gelir; bu da eski kavramların yerini yenilerinin almasıyla sonuçlanır.
Paradigmalar, bireylerin veya toplulukların dünyaya nasıl baktığını derinden etkiler ve bu nedenle kültürlerarası iletişimden bilimsel araştırmalara kadar birçok alanda temel bir kavram olarak önem taşır.
Polikronik
Polikronik zaman anlayışı, bireylerin zamanı çoklu ve eşzamanlı aktivitelerle değerlendirdiği, zamanın doğrusal değil, esnek ve döngüsel bir şekilde algılandığı kültürel bir yaklaşımdır. Bu anlayışta zaman sınırlı veya katı bir kaynak olarak görülmez; başlangıç ve bitiş noktaları belirli olmayan, esnek bir akış içinde değerlendirilir.
Polikronik kültürlerde insanlar aynı anda birden fazla işi yapabilir, planlar sık sık değişebilir ve yüz yüze ilişkiler zaman yönetiminin önüne geçebilir. Zamanla ilgili esneklik, randevuların dakikliği ya da belirli bir programa sıkı sıkıya bağlı kalınması yerine, insani ilişkilere, toplumsal bağlara ve spontane gelişmelere öncelik verilmesini doğurur. Bu kültürlerde toplantılar veya görüşmeler sık sık bölünebilir ve “önemli” bir konu, o anki duruma göre aniden değişebilir.
Tipik olarak Latin Amerika, Orta Doğu, Afrika ve bazı Asya toplumları polikronik özellikler gösterir. Geleneksel yapılarla iç içe olan bu toplumlarda zaman, sosyal bağların bir aracı olarak görülür ve bireyler arası ilişkiler zamanın yapılandırılmasından daha önceliklidir.
Polikronik yaklaşım, Edward T. Hall’un zaman algısına ilişkin kültürlerarası iletişim kuramlarında önemli yer tutar ve “monokronik” zaman anlayışı ile karşıtlık içinde değerlendirilir.
Blog: Farklı Kültürlerde Zaman Algısı: Monokronik ve Polikronik Zaman
Postmodernite
Postmodernite; sabit kimliklerin, net sınırların, büyük anlatıların, ideolojik bütünlüklerin ve evrensel normların sorgulandığı, parçalandığı ve geçersizleştiği bir toplumsal ve kültürel durumdur. Modernitenin akılcılığına, ilerleme anlayışına ve düzen arayışına karşı geliştirilen postmodern düşüncenin toplumsal yaşama ve kültüre yansımalarını tanımlar.
Bu kavram, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan yeni toplumsal yapıları, yaşam tarzlarını, sanat anlayışlarını ve birey-toplum ilişkilerini açıklamak amacıyla kullanılır. Postmodernite, göçlerin, çokkültürlülüğün, küreselleşmenin, dijitalleşmenin ve kimliklerin çoğullaştığı bir dönemi ifade eder. Bu bağlamda, yerleşik grupların çözülmesi, mekânsal ve toplumsal sınırların geçişkenleşmesi, sabit kimliklerin yerini hibrit, akışkan ve performatif kimliklere bırakması gibi süreçlerle karakterizedir.
Postmodernite, aynı zamanda tüketim toplumunun yükselişi, bilginin metalaşması, otorite figürlerinin parçalanması ve gerçek ile imaj arasındaki ayrımın bulanıklaşması gibi eğilimlerle de tanımlanır. Jean-François Lyotard, Fredric Jameson, Zygmunt Bauman gibi düşünürler bu süreci farklı yönleriyle açıklamışlardır. Lyotard'a göre postmodern durum, “büyük anlatılara olan inancın yitimi” ile başlar. Jameson ise postmodernitenin geç kapitalizmin kültürel mantığı olduğunu savunur.
Tikelcilik (Kültürel Tikelcilik)
Her kültürün ya da toplumun kendi özgün tarihsel ve çevresel koşulları çerçevesinde anlaşılması gerektiğini savunan antropolojik yaklaşım. Evrensel yasalar veya tek tip gelişim şemaları aracılığıyla kültürleri açıklamaya çalışan görüşlere karşı çıkar; bunun yerine her toplumun biricik tarihinin o toplumun kültürel pratiklerini, inanç sistemlerini ve sosyal yapılarını biçimlendirdiğini ileri sürer.
Trompenaars ve Hampden-Turner (1997), bu kavramı kültürel değer boyutları modelinde evrenselcilikle (universalism) karşıt bir kutup olarak ele alır. Evrenselci toplumlarda kurallar ve normlar herkese eşit biçimde uygulanırken, tikelci toplumlarda kişisel ilişkiler, bağlam ve koşullar belirleyici rol oynar; yükümlülükler duruma ve karşıdaki kişiye göre şekillenebilir.
Bu yaklaşım antropolojide 20. yüzyılın başında Franz Boas tarafından "tarihsel tikelcilik" (historical particularism) adıyla kurumsallaştırılmış; Ruth Benedict, Margaret Mead ve Alfred Kroeber gibi isimler tarafından geliştirilmiştir. Özellikle toplumları "ilkel" ve "gelişmiş" diye sıralayan tek çizgili evrimcilik anlayışına karşı bir duruş olarak ortaya çıkmıştır.